TUNÇ DİPTAŞ
Hiç kendinizi, sizi sürekli eleştiren bir dünyada, farklılıklarınızı kucaklamaktan korkar halde buldunuz mu?
Çocukluk yıllarında en sevmediğim özelliğim çabuk sıkılmamdı. Okul sıralarında bu yüzden dolayı derslerden çabuk kopar, kitaplara odaklanamaz, kurallı oyunlarda sık sık kaybolurdum. Çoğu zaman düşünmeden hareket eder, dikkat eksikliği sorunu yaşardım.
Bu yüzden ebeveynlerim, öğretmenlerim, arkadaşlarımın eleştirilerine maruz kalıyor, bu duruma üzülüyordum. “Neden bu kadar çabuk sıkılıyorsun?” tepkisiyle başlayan ve “Neden anlamıyorsun?” ile devam eden ağır eleştirilerini hala duyar gibiyim.
Sonra Amerika’ya taşındım. İlk başlarda, kimsenin beni yargılamadığı bir ortamda olmanın huzurunu yaşadım. Eleştirilerden uzak bir hayat kurmaya çalıştım, kendimi daha özgür hissettim. Ancak bu özgürlük hissi, düşündüğüm kadar uzun sürmedi.
Her şey işyerinde yaşanan bir sorunla değişti. Toplantılarda çabuk sıkılmam ve yüzüme yansıyan isteksizlik, patronumun gözünden kaçmamıştı. Bir gün beni uyararak, “Toplantılarda yüzündeki isteksizlik çok net okunuyor. Bu durum müşteriler üzerinde olumsuz bir etki bırakıyor. Bir doktora görünmelisin” dedi. İşte o an, farklılıklarımın profesyonel dünyada sorun olarak görüldüğünü ilk kez derinden hissettim.
Psikoloğa gittim ve yapılan testlerin ardından Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı kondu. Doktorum, beynimi daha ‘normal’ hale getirmek için uyarıcı ilaçlar kullanmam gerektiğini söyledi. İlk başta, bu ilaçlar odaklanmama yardımcı oldu. Ancak kısa bir süre sonra fark ettim ki artık ben, ben değildim.
Kalbim hızla çarpıyor, stres seviyem sürekli yükseliyor, en önemlisi insanlarla ilişki kurmakta zorlanıyordum. Hayatımı kolaylaştırmak ve daha başarılı olmak adına çıktığım bu yol, beni kendimden uzaklaştırıyordu. Kendi kimliğimden ödün verdiğimi hissettiğim o noktada, durup sorgulamaya başladım: “Gerçekten bu ilaçlara ihtiyacım var mı?”
Bu sorunun peşine düşerek araştırmaya başladım. Cevaplar, sandığımdan çok daha derin ve dönüştürücüydü.
Yapılan son araştırmalar, yaratıcılığın en çok sıkıldığımız anlarda ortaya çıktığını gösteriyor. Duş alırken, araba kullanırken, uyurken ya da hiçbir şey yapmadan dalıp gittiğimizde zihnimiz özgürleşiyor. Beyin serbest kaldığında, düşünmeyi bırakıyor ve yepyeni fikirlere yer açıyor. İşte bu anlarda, yaratıcılığın en güçlü hali kendini gösteriyor.
Tarih de bize bunu kanıtlıyor: Başkalarına benzemeye çalışmaktan vazgeçip, farklılıklarını benimseyenlerin başarıya ulaştığını görüyoruz. 28 madalya ile olimpiyat tarihinin en çok madalya kazanan sporcusu olan Michael Phelps, bunun en iyi örneklerinden biridir. Henüz 11 yaşındayken DEHB tanısı alan Phelps, bunu bir ‘hastalık’ olarak değil, ‘özel olmak’ şeklinde görerek farklılıklarını güce dönüştürdü ve bir efsane haline geldi.
Einstein’ın söylediği şu söz durumu özetliyor: “Yaratıcılık sıkılmaktan gelir.” Bu ve bunun gibi örnekler ışığında farklılıklarımı ‘kusur’ değil, birer armağan olarak görmeye karar verdim. Çabuk sıkılmak, yaratıcı düşünmenin anahtarıydı ve ben bunu keşfetmiştim.
Farklılıklarımı kabul edip, benimsedikçe omuzlarımdan büyük bir yük kalktı. Daha özgün ve daha özgür düşünmeye başladım. İnsanların eleştirilerinin olumlu anlamda değiştiğini gözlemledim.
Başarılı bir lider olmak istiyorsanız, kendi işinizi kurmak istiyorsanız, kariyerinizde basamak atlamak istiyorsanız farklılıklarınızı sevin ve benimseyin. “Başkası ne der” düşüncesinin yerine, ben kusursuz olmayan özelliklerimle farklılık yaratıyorum düşüncesini koyun.
Özgünlüğün sizi özgürleştirmesine izin verin. Bu dünyaya bırakacağınız en büyük miras, başkalarının ‘kusur’ olarak gördüğü şeylerde saklıdır.
Kendinizi kucaklayın ve kendin olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşayın.