Yeşilçam’ın yaşayan efsanesisiniz. Öykünüz nasıl başladı, sizi sinemaya iten ne oldu?
İnsan yaşamında rastlantılar çok önemlidir. Almanya’da okuyordum. 1963 yılında okulum tatile girdiğinde Türkiye’ye geldim. Ailemle birlikte Büyükada’daydık; orada dostları vardı: Sabahattin Sürmeligil. Bu beyefendi Acar Film’de genel müdürdü. Gel zaman git zaman bana bir teklifte bulundu, “Ediz Bey bakın sinema kalkınıyor, Türk sineması büyüyor. Hayat mecmuası, Ses mecmuası bu alanda yarışmalar yapıyor. Sen de girmez misin?” dedi. Ben de o sıralar Almanya’da okuyorum “Nasıl başarılı olabilirim” diye düşündüm. Sabahattin Bey’de, “Olsun gir genç arkadaşlarla tanışırsın, dostluklar edinirsin” diyerek benim zihnimi yönlendirdi. Hatta eklemek isterim, Cüneyt Arkın ile benzer bir hikayemiz vardır. Ona da gitmez misin diye sorduklarında, “Ben doktorum nasıl yaparım?” diye düşünüyor. Daha sonrasında fotoğraflarımı çekindim ve Ses Mecmuası yarışmasına girdim.
Kazanacağınızı tahmin ediyor muydunuz?
Hayır, seçileceğimi tahmin etmiyordum. “Gittik, geldik. Arkadaşlıklar kurduk” gibi bir yerden bakıyordum. Hatta ilk elemeyi geçtikten sonra ikinci eleme için Bayramoğlu Plajı’na gittik. Bir baktım ki güneşten bronzlaşmış yakışıklı gençler var. Ben ise Almanya’dan gelmişim, bembeyaz bir şekilde kendime “Keşke gelmeseydim” dedim. Seçimler olduktan sonra benim ismimi söylediler; ben bir irkildim!
Durum böyle olunca aklıma hemen Almanya geldi. “Nasıl olacak, ne yapacağım?” derken bana “Yaparsın, yapamazsan bir iki film çeker gidersin biraz sabırlı ol” dendi. Velhasıl biz ‘Genç Kızlar’ filminin çekimlerine başladık ve süreç ilerledi.
Tuttuğunu koparan biriyim
Anne ve babanızın bir tepkisi olmuş muydu bu konuda?
Olmadı. Babam, “Bu hayat senin. Eğer Türk sineması ve halk seni bağrına basıyorsa bir sanatçı olarak çalışabilirsin” demişti. Üniversite tahsili her zaman yapılır; ben üniversitedeyken 70 yaşında bir kadın vardı eğitim gören. Bugün Girne Üniversitesi’nde torun sahibi olan öğrencim var benim. O sebeple üniversitede yaş yoktur, özgürdür. O bakımdan problem olmadı okuduk, döndük, başarılı olduk.
Okula geri döndünüz…
Evet, daha sonra gidip tahsilimi tamamladım. Ben tuttuğunu koparan bir adamım. Yarım yamalak iş hayatımda hiç olmadı, işimi iyi yaparım ve başarılı olurum.
Büyük bir şöhret yakalamış, Yeşilçam’ın efsaneleri arasında yer almışken neden okula dönmek istediniz? İçinizde kalan bir pişmanlığınız mı vardı?
Hayır, halkın sevgisine mazhar olmak çok büyük bir mutluluktur. Halk bir insanı sever veya nefret eder. Bir sanatçıya duyulan sevgiden beslenen biri olarak ben hiçbir zaman pişman olmadım.
Sinemaya ara verdiğiniz bir dönem de var. Norveç’e gitme kararı alıyorsunuz, buna ne sebep oldu?
Sinema o dönem bitti. Marjinal birtakım kişiler çıktı ortaya, profesyonellikle alakası olmayan uygunsuz filmler çektiler ve özellikle kadın seyirci sinemadan uzaklaştı. Kadınlar hoyratlıktan, aşırılıktan asla hoşlanmaz. Kadınlar daha romantiktir, ilgiden, nezaketten hoşlanır. Hoyratça davranışlar hangi ortamda olunursa olunsun hoş değil. Sektörde o dönem bu incelikler kaybolmuştu, romantik filmler bitmişti, aşırılık ve uygunsuzluk hâkim olmuştu. Daha sonra Yılmaz Güney gibi bazı arkadaşlarımız sosyal filmler çekmeye başlayınca sektör toparlandı. Ben de bu işin sulandığını düşünerek kendime, “Ediz sen tekrar tahsiline devam et” dedim. Fakat Türkiye’de mümkün gözükmüyordu çünkü tanınmış bir insan olarak talebe olmak çok zor olurdu. Bu sebeple sakin bir ülkeye gitmek istedim.
100 dakika dizi mi olur?
Günümüz sinemasıyla Yeşilçam’ı karşılaştırdığınızda senaryolarda bir gerçeklik kaybı yaşandığını düşünüyor musunuz?
Yurt dışındaki yapımlar genellikle 40-45 dakikayı geçmez. Bizde ise son derece yanlış bir çalışma var. Kimse evinde oturup 1-1,5 saat film, dizi seyretmez. Avrupa ve Amerika bunu düşündüğü için 40 dakikalık periyotlarla çalışıyor. Bizim dönemimizde yani Yeşilçam’da 40-45 dakikaydı diziler, ben çok dizi çektim. İşler bu şekilde yürümeli, 90 dakika, 100 dakika dizi mi olur? Olacak iş değil, bu. Bu durumda senarist nasıl yazacak, nasıl yetiştirecek? Çizgi dışı şeyler yazacak ki devam ettirebilsin. Mesela şu sıralar yayınlanan Şakir Paşa dizisi… Bana ailesi, “Biz böyle şeyler yaşamadık, alakasız şeyler çekilmiş” diyorlar.
Yeni kuşak oyuncuları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok yetenekli gençlerimiz var. Hiçbir zaman onları küçümseyecek değilim. Siz, 70-80 yaşında bir insan olarak çok önemli bir rol üstlenirsiniz, dizide 15 yaşında torununuz vardır… Öyle bir oyun sergiler ki sizin 60 senelik şöhretiniz sıfıra iner, sizi ezer geçer. Oyunculuk kimsenin tekelinde değildir.
Daha önce hiç tiyatro sahnesinde bulunmamıştınız, ta ki 2019 yılına kadar. Sizi tiyatro için harekete geçiren ne oldu?
Zamanında Nedret Güvenç bana, “Ediz Bey diksiyonunuz güzel, tiyatro düşünmez misiniz?” demişti. Ben de ona bir teklif geldiğinde düşünebileceğimi söyledim. 2019’da Savaş Özdural bana tiyatro teklifinde bulundu. Ben de içeri kapandım, çalıştım, ezberledim. Çok fazla konferans verdiğim için sahnede seyirciyle iletişimim yeni değildi fakat işim için heyecanlıydım.
Yeni projelerinizi öğrenebilir miyiz?
Teklifler geliyor tabii. Ben profesyonelim, tiyatroda da oynarım, filmde de... Fakat rolü beğenmem lazım, ancak kendimi uygun göreceğim bir yerde başarılı olabilirim. Zorla laf olsun diye çalışmam. Halkın gözüyle kendime bakarım, ona göre karar veririm.
Filiz’in aurası parlaktı
Son zamanlarda tam bir yaprak dökümü yaşadık. Geçen günlerde Filiz Akın’ı da kaybettik. Sizin gözünüzden Filiz Akın’ı dinleyebilir miyiz?
Filiz olağanüstü bir insandı. Aurası çok zengin, çok parlaktı. Bakışları, konuşması, duruşu hayranlık uyandıran bir yapıdaydı. İnsanlarla çok iyi ilişki kurardı. Fakat hayatının belirli periyotları hastalığından dolayı üzücü geçti. Eşi Sönmez Köksal, Filiz’i hep çok mutlu etti ve destek oldu. Filiz hayatını onunla çok mutlu geçirdi. Çok filmimiz var, Filiz çok kıymetli bir arkadaşımdı.
Sevgili Filiz Akın bir söyleşisinde, “Yeşilçam, televizyondan sonra bitti” demişti. Katılıyor musunuz buna?
Bitmese de çok gerilerde kaldı diyebiliriz. Şimdi Beyoğlu’na girdiğinizde bir tek sinema göremiyorsunuz. Sinemalar AVM’lerin dördüncü katında, küçücük salonlarda ve çok masraflı. Kim gidecek? Nerede o Aksaray Bulvar Sineması, Kadıköy Rexx Sineması, Atlas, Saray Sineması… Bunlar derli toplu sinemalardı. Filiz yerden göğe kadar haklı. Bakın, sinemayı sinema yapan, bir sanatçıyı da idol yapan seyircidir. Artık o sinema ve o seyirci yok.
Güzel bir eser bıraktık
Baba mühendis, anne öğretmen bir ailenin çocuğusunuz. Bilime olan ilginizin çocukluğunuzdan başladığını tahmin ediyorum. Öyle mi?
Teşhisiniz tamamen doğru. Annem bana çocukluğumda hep orman masalları anlatırdı. Herhalde bu etkilemiş olabilir. 4-5 yaşlarımdan itibaren tabiata ilgim başlamıştı. Büyükbabam Murat Hun bir fabrikatördü, onun arabasıyla biz her hafta sonu Emirgan’a giderdik. Onlar çay bahçesinde otururken ben yeşil alanlara koşar, oradaki böcekleri yakalar, eve gelince onları incelemeye başlardım. Tabii daha sonra çok gelişmeler oldu; tropik hayvanlar besledim, iguana adlı sürüngenin dünyada üretilmesine ışık tuttum. Dolayısıyla Oslo’daki üniversitede de bu tür çalışmalarım ilgi gördü. Kuzey Avrupa ülkelerinde halkın içinden gelen çok önemli bir başarıyı elde etmiş kişilere hemen üniversite kabulü gider ki bilgilerimiz diğer kuşaklara aktarılabilsin. Tüm Amerika ve Kuzey Avrupa bu düşünceyle kalkındı, yoksa onlarda yerlerinde sayabilirdi. Şimdi Türkiye’ye baktığınızda böyle bir sistem yok. İnsanlar hoşlanmadığı branşlarda okuyor ama o öğrenciler ne kadar başarılı olabilirler? İlgili olabilmek lazım başarılı olabilmek için. Dolayısıyla başarım tesadüfi olmadı, içimde bir dürtü var.
İBB ile hayata geçirdiğiniz Kaktüs Evi’ni de söyleşimize eklemeden geçemeyeceğim. Kaktüslere farklı bir ilginiz var değil mi?
Bitkiler, kaktüsler benim hep ilgi alanım. 2020 yılında sevgili Başkan Ekrem İmamoğlu Büyükada’ya geldi. Adalar Belediyesi Başkanı Ercan Akpolat ile beni ziyaret ettiler. Ekrem İmamoğlu çok karizmatik, gözleri pırıl pırıl parlayan bir başkan. Ve bana dedi ki, “Ediz Bey sizin kaktüslerinizi de görmek isterim” ve kaktüslerimi gezdi. “Bunlar çok ilginç bitkiler, bunları halkında görmesi lazım” dedi ve Kaktüs serası hayata geçirildi. Burada dikkat çekmek istediğim ve topluma vermek istediğim mesaj şudur: Ekrem Bey’in yaratıcılığı. Benim kaktüslerimi çok gezen oldu. Fakat şimdiye kadar halkın görmesini isteyen biri çıkmamıştı. Ekrem Bey bunu düşündü, bu benim için büyük önem ve kıymet arz ediyor. Seraya gidip geliyorum, orada çalışan ekibe de çok teşekkür ediyorum; güzel bir eser bıraktık.