Çocukluğumda beni en çok heyecanlandıran aktivitelerden biri sirke gitmekti. Rengârenk ışıkların altında, hayvanlarla birlikte gösteri yapan akrobatların hareketlerini izlemek büyüleyiciydi. Bir gün gösteriden önce sirke erken gidip hazırlıkları izlemek istedim. Gösteri sırasını sakince bekleyen kocaman bir fil dikkatimi çekti. Boynuna incecik bir ip bağlanmıştı. İpin diğer ucu ise yere çakılmış ufak bir kazığa…
Çocuk aklımla bu sahneyi bir türlü anlamlandıramadım. Bu kadar güçlü bir hayvan, o kazığı yerinden söküp kolaylıkla özgürlüğüne kavuşabilirdi. Ama öylece duruyordu. Ne gitmeye çalışıyor ne de ipten kurtulmak için çabalıyordu.
Yıllar sonra öğrendim ki filler yavruyken kalın iplerle yere sıkıca bağlanırmış. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar kurtulmaları mümkün olmazmış. Günlerce, haftalarca denedikten sonra vazgeçerlermiş. Fil büyüyüp güçlü hale gelmesine rağmen zihninde yarattığı sınırlar yüzünden ipi koparmayı aklına bile getirmezmiş.
Peki ya biz? Özgün ve özgür olma potansiyelimiz varken, olduğumuz yerde çakılı kalmıyor muyuz?
Çocukken bize dayatılan kalıpları sorgulamadan kabullenmiyor muyuz?
Yetişkin olduğumuzda, önümüze çizilen sınırları kutsal bir gerçek gibi benimsemiyor muyuz?
“Düzen böyle” diyerek verimsiz, köhne sistemleri sorgusuzca kabul etmiyor muyuz?
Sesimizi yükselttiğimizde, çevremizdekiler tarafından susturulmuyor muyuz?
Yeni fikirlerin yeşermesine izin vermek yerine, “Boşuna uğraşma” diyerek o filizleri kendimiz ezmiyor muyuz?
Ve böyle böyle, özgünlüğümüzden ve sonra da özgürlüğümüzden vazgeçmiyor muyuz?
Yıllar boyu hak ettiği terfiyi alamayan, artık sesini çıkarmayan çalışanlar…
Toplantılarda yalnızca onaylamakla yetinen, fikrinin değer görmeyeceğine inanan yöneticiler…
“Ben kimim ki” diyerek geri planda kalmayı seçen, verimsiz statükoyu sorgulamayan nice yetenekli insanlar…
Psikologlar bu durumu öğrenilmiş çaresizlik olarak tanımlıyor. Pozitif psikolojinin öncüsü Martin Seligman, bu tuzağa neden kolayca düştüğümüzü açıklarken üç temel noktaya dikkat çekiyor:
- Genele yayma: Hayatımızın bir alanında tökezlediğimizde, sanki her şey çökmüş gibi hissederiz. Mesela, maddi bir darlık yaşadığımızda, tüm dünyamızın karardığını sanırız. Oysa gerçek bambaşkadır. Hâlâ sağlıklıyızdır, sevdiklerimiz yanımızdadır, bizi ayakta tutacak becerilerimiz vardır. Sorun, hayatın bütünü değil; sadece bir parçasıdır.
- Kalıcılık yanılgısı: Hayatın değişmez kurallarından birisi hayatta her şeyin değişeceği ve sona ereceğidir. Hayat güzel gittiğinde ve zorluklar baş gösterdiğinde hep böyle devam edeceğini zannederiz. Oysa hayat döngülerden ibarettir. Her karanlık gecenin ardından şafak söker, her kışın peşinden bahar gelir. Hiçbir problem sonsuza kadar sürmez.
- Kişiselleştirme: Yaşadığımız sorunların tamamen kendimizden kaynaklandığını düşünürüz. “Daha zeki, daha güzel, daha güçlü, daha zengin, daha şanslı olsaydım böyle olmazdı” yanılgısına kapılırız ve problemleri kişiselleştiririz. Elbette kendimizi geliştirmek için öz eleştiri yapmalıyız. Ancak sorunların hayatın bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı etmemeliyiz.
Bu üç yanılgıya kapıldıkça, öğrenilmiş çaresizliğin esiri oluruz. Zamanla özgünlüğümüzden vazgeçer, ardından özgürlüğümüzü kaybederiz. Bu zinciri kırabilenler inançlarını, değerlerini sorgulama cesaretini gösterip farkındalık yaşayanlardır. Cesaret, farkındalık ile buluştuğunda değişim ve dönüşüm başlar. Ancak böyle öğrenilmiş çaresizliğe karşı durabiliriz.
Zihinlerdeki ipleri çözmenin, özgürlüğe adım atmanın vakti gelmedi mi?