Ölümünden çok önce “Renklerin sınırı kalksın. Kızıl ve mor ötesi renklerle ve onların uzantılarıyla çalışmak fantezim” diye yazan, 1994 yılında Paris’te çekilen belgeselde “Resmin geleceği çok açık, yeni teknolojilerle rengin yeni boyutları keşfedilecek” diyen Ömer Uluç fütürist bir ressam mıydı? Zira bu sözleri Refik Anadol’un bugün yaptıklarına işaret etmiyor mu? Aynı belgeselde Uluç Türk sanatçısının o günkü dramına değiniyor. “Türk sanatçısı Batı’ya bakmaktan, taklit etmekten vazgeçmeli. Batı’nın en deneyimli öğrencisi olmaktan vazgeçmeli” diyor. Aradan 31 yıl sonra durumun hangi noktada olduğunu tartışmak isterim.
‘Ufuk Çizgisinden Öteye’ sergisinin kataloğundaki yazısında, serginin Şef Küratörü Öykü Özsoy Sağnak, Ömer Uluç’un hareket ve enerji temelindeki yoğun sarmalların ortaya çıkmasını ressamın ağzından aktarıyor: “Londra’da 1960’lı yıllarda, o günün sanatıyla karşılaştığımda yaptığım işlerde soyutun jestüel, romantik, lekeci olduğunu düşündüm. Karşılaşma “Ben ne yapıyorum” diye ciddi bir depresyondu benim için. Bir otel odasında kocaman kağıtlara kendi adımı yazmaya başladım. ‘O’. Yuvarlak form yavaş yavaş bir desene, bir harekete, bir olaya dönüştü. Bir an her şey silindi. Orada yaptığım iş, resmimdeki uçuşan formların artık sıkışması ve boğumlar halinde ifade edilmesiydi. ‘O’ bir kopuş olayıydı, kesin bir andı sanatımın oluşmasında…”
Uluç’un 300 eserini bir araya getiren sergiyi -1960’larda yaptığı işlerden 2010 yılında 79 yaşında ölümüne kadar üretimleri- Öykü Özsoy Sağanak ile birlikte gezme şansına sahip olunca sanatçıyı iyi tanımış olmama rağmen sanat yolculuğunun önemli duraklarını, kullandığı çeşitli malzeme ve teknikleri, nereden, nasıl ilham aldığını daha iyi kavradım.
Genetik bilimindeki gelişmelerin izlerini takip ederek insanlık ve varoluşu sorgulayan çalışmalarını ise ne yazık ki ıskalamışım.
Öykü Özsoy, İstanbul Modern koleksiyonunda çokça eseri yer alan Uluç sergisi için iki yıldan beri hazırlandıklarını, son derece üretken sanatçının eserlerinin envanterini çıkardıklarını, dedektif gibi iz sürdüklerini anlatıyor.
“Dosyamızda 1300’ten fazla eser vardı, kronolojikten ziyade tematik olarak 300 eser seçtik” diye anlatıyor. Eserler, kurumlar ve koleksiyonerden, farklı 18 kaynaktan temin edilmiş.
Kâğıt üzerine desen ve çizimden tuval üzerine akriliğe, kolajdan heykele uzanan geniş bir yelpazede, Uluç’un kauçuk, keçe, alüminyum, akrilik levha, PVC ve polyester gibi malzemelerle ürettiği eserler, halat ve plastik borularla yaptığı yerleştirmeler de var.
1931 doğumlu Ömer Uluç, Robert Koleji bitirdikten sonra ABD’de önce mühendislik, ardından resim eğitimi görüyor. Zaten 1953 yılından beri Nuri İyem’in öncülüğünde kurulan ‘Tavan Arası Ressamları’ ressamları grubuna dahil.
Afrika’daki yılların etkisi
19-20 yaşlarından itibaren sergi açmaya başlayan Uluç, 1960’lı yıllarda Londra, Paris, ABD, Meksika’da yaşıyor. 1973-1977 arası ise mühendis olarak Nijerya’da çalışan Ömer Uluç’un sanatında Afrika’da geçirdiği yılların etkisi büyük.
Kızı yazar-yönetmen Elfe Uluç, serginin kataloğu için kaleme aldığı yazısında, “Ömer Uluç 3 yıl yaşadığı Nijerya ile sadece sanatçı olarak değil ruhani bir bağ kurmuştu. Okyanus kıyısı, ışık ve vahşi yaşam ve renk çeşitliliğine ek olarak içinde mask ve heykellerin bulunduğu, maymun yılan ve benzeri hayvanlar beslediği atölyesinde ‘Afrika Kraliçesi’ (1976) serisi başta olmak üzere, içinde Afrika geçen bir dizi resim ve desen yaptıysa da Lagos’un sanatına esas etkisi, bukalemunlar, büyücüler, Lucy heykelleri oradan ayrıldıktan çok sonra oldu.”
‘Ufuk Çizgisinden Öteye’ sergisi Uluç’un Lucy Heykelleriyle açılıyor.
1974 yılında Fransız Maurice Taleb ile Amerikalı paleontolog Donald John ekibinin Doğu Afrika’da buldukları ve Beatles’ın ünlü şarkısı ‘Lucy in the Sky with Diamonds’ şarkısından esinlenerek Lucy adını verdikleri 3.2 milyon yaşındaki fosil sanatçıya hayli ilham vermiş.
Uluç’un 2007 yılında döküm polyesterden yaptığı ‘Büyük Lucy’, sanatçının aynı malzemelerle ürettiği 1998 yılında ürettiği, bambu sandalyeye oturan ‘Lucy’ ve 2009 yılında tuval üzerine karışık teknikle yaptığı ‘Oturan Lucy ve Gitmiş Lucy’ serginin başlangıcında karşımda.
Lucy heykellerine, Galapagos Adaları’nda nesli tükenmekte olan kaplumbağaların son nesli ‘Yalnız George’ eşlik ediyor.
“Sergi boyunca yaşlı ve genç Yalnız George’ları, Lucy’nin farklı formlarını göreceğiz” diyor Öykü Özsoy. Lucy’lere komşu duvarlarda sanatçının Afrika’da, karışık teknikle çizdiği, günlük tutar gibi yaptığı farklı malzemelerle yaptığı desenler var.
Desenler savunma aracı
Desenler Uluç’un sanatında önemli bir yere sahip.
Afrika döneminden önce 1969 yılında başlayan ‘Armalar’ adını verdiği seriye ilaveten, 2008 yılında hastalığı sırasında hastanede tedavi görürken yaptığı ‘Sağ El, Sol El Desenleri’ de sergide.
Serginin ‘Multi Medya Odası: Genişletilmiş Perspektif’ bölümünde, TRT’nin 1994 yılında Paris’teki atölyesinde gerçekleştirdiği kapsamlı belgeselde, Uluç hayatının zor dönemlerinde desen çizmenin bir hız meselesi haline geldiğini anlatıyor.
Hızla çizdiği desenin “Hayatın felaketlerine karşı bir savunma aracı olarak düşündüğünü, desenle bazı şeylere karşı koyduğunu” söylüyor.
Sergiyi ziyaret ederseniz sanatçının iç dünyasına dalmak için TRT’nin belgeselini izlemenizi öneririm.
Maalesef belgeselin sesi, aynı odada sanatçının son döneminde dijital çalışmaları üzerine yoğunlaşan video sesleriyle karışıyor.
Mükemmel bir şekilde düzenlenmiş sergiyle ilgili küçücük bir eleştiri.
Seslerin karışması nedeniyle detayları kaçırmamak için 2 kere izlediğim belgeselde Ömer Uluç “Afrika dönüşü İstanbul benim için Boğaz idi, tankerlerdi, Beyoğlu’ydu, Afrikalı tanrıçalara benzeyen dergilerdeki mankenlerdi, adalardaki hayvanlardı. Hayatımda bazı sorunlar olduğunda denizaltılar ortaya çıktı. Denizaltılar benim için daima ölümün sembolü oldu” diyor.
İstanbul Modern’deki sergide ‘Deniz ve Sarmal Seyahatler’ teması altında, müthiş canlı bir mavi ile yeşilin ortasından fırlayan denizaltı, tankerler, gemiler ve bunlarla birlikte resmedilmiş kuş, bukalemun, ahtapot, yengeç gibi deniz hayvanları var. Bazıları da borularla üretilmiş heykel formunda.
Uluç eserlerinde kediler, köpekler, kaplumbağalar, atlar, keçiler, aslanlar da yer alıyor.
Hayvanlar kimi zaman insanlarla eşleşiyorlar. Aslan ve Nişanlısı’, ‘Kedi ve Nişanlısı’, ‘Sarı Adam ve Köpeği’ gibi.
Hayvanlarının eserlerine sızmasıyla ilgili sanatçının söz konusu belgeselde söyledikleri ilginç:
“Benim gibi görsel sanatçılar kendi ruhsal çözümlerini sözlerle yapamazlar. Hayvanlar tamamıyla ruhsal sorunlarla mı ilişkili, yoksa Paris sokaklarında dikkatimi çeken heykellerin çağrıştırdıkları mı? Yoksa bilinçli olarak sanat tarihiyle bir hesaplaşma mı? Doğrusu bunu belirlemek güç.”
Popüler kültürden ilham
Sergiyi gezmeye devam ettiğimiz Öykü Özsoy, “Bu sergiye hazırlanırken Uluç’un esasında ne kadar farklı malzemeyle çalıştığını, bunların sınırlarını nasıl zorladığını gördük” diyor.
Kauçuk, keçe, alüminyum, akrilik levha, PVC ve polyester gibi malzemeler bunlardan bazıları. Sanatçı tablolarına çizgiler atmak için parmaklarına çelik aparatlar bile takmış. Kazımak için spatula kullanmış.
Öte yandan heykeller için halat formunun, dökme alüminyum ya da dökme polyester ile kalıbı alınıyor, eğilip bükülmesi için içine metal aksamlar yerleştiriliyor. Sanatçının atölyesinde yapılan ince işler.
Ömer Uluç’un, tarihten, güncel olaylardan ve popüler kültürden nasıl ilham aldığını “İlham ve Yorumlama” bölümü gözler önüne seriyor. Uluç kendi evrenini kurgularken, bir yanda belirli dönemlerdeki Osmanlı minyatürlerini, arkeolojik objeleri, Bizans ikonalarını yeniden yorumluyor.
‘Bizans Göğünde’, ‘İki Bizanslı Çift’, ‘Levni’ ‘Buhari’ çalışmaları buna örnek. ‘Bir Ulusun Tarihi’ adındaki 1991 tarihli eserinde bu toprakların ‘Bereket Tanrıçası’, ‘Hitit Aslanı’ ve farklı formlarda insanlar ve hayvanları ayırt etmek mümkün.
2000’li yılların ortalarında yapıtlarını bilgisayara yüklüyor ve hepsiyle dijital ortamda oynuyor.
Farklı işlerden görselleri bir araya getirip kolajlar yapıyor, bazen boyuyor. 2009 yılında yaptığı ‘Oturan Lucy’ ve ‘Gitmiş Lucy’ böyle dijital ortamda yaratılmış bir eser.
Sürekli yeni arayışlar içinde olan, yeni teknikler, malzemeler deneyen Ömer Uluç kanımca “futurist bir ressam.”
2010 yılında ölümünden önce “Renklerin sınırı kalksın. Kızıl ve mor ötesi renklerle ve onların uzantılarıyla çalışmak fantezim” diye yazan, 1994 yılında Paris’te çekilen belgeselde “Resmin geleceği çok açık, sınırsız, yeni teknolojilerle rengin yeni boyutları keşfedilecek” diyen Ömer Uluç’un bu sözleri Refik Anadol’un bugün yaptıklarına işaret etmiyor mu?
Yine belgeselde Türk sanatçısıyla ilgili şöyle önemli tespitleri var: “Türk resmi Batı’dan geri mi ileri mi diye tartışmalar var. Bugün her şey izafi. Türk sanatçının büyük dramından söz etmek gerekirse, sanatçımız bugün Batı’dan geri düşmek istemiyor. Daima Batı ile problemi oldu. Geri düşmemek için sürekli Batı’ya bakıyor. Bakmak demek Batı’yı taklit etmek demek. Bu benim gözümde büyük bir hata. Batı’nın da anlamadığı bir şey. Her şey kafada olduğuna göre ileriye bakmak zorunda sanatçımız. Türk sanatçısı Batı’nın en deneyimli öğrencisi olmaktan kurtulmalı.”
Ömer Uluç Türk sanatıyla ilgili bu tespiti 1994 yılında yapmış. Bence bu sözler, geçen hafta söyleşisini yayımladığımız, “Türkiye’de sanat Batı ile mukayese edilmeyecek kadar kötü durumda” diyen Galeri Baraz’ın kurucusu Yahşi Baraz’a bir cevap niteliğinde. 31 yıl sonra ne değiştiğini sanatçılara, sanat eleştirmenlerine sormak isterim.