Aslı Barış
Kariyer yolculuğunuz sizi Almanya'dan Dubai'ye, Çin'e ve Malezya'ya götürdü. Bu farklı kültürler mutfak tarzınızı nasıl şekillendirdi?
Deneyimlerim tek bir mutfak tarzını benimsemekten ziyade çalıştığım her yerin kendine özgü kültürlerini, geleneklerini ve zihniyetlerini anlamakla ilgili oldu. Bu yolculuklar beni sadece bir şef olarak değil, bir insan olarak da şekillendirdi ve bakış açımı mutfağı aşacak şekilde genişletti. Çok çeşitli tatları, teknikleri ve malzemeleri deneyimlemek daha kapsamlı bir mutfak şefi olmamı sağladı. Bu sayede İstanbul'a zengin bir bilgi birikimi ve yaratıcılık getirebiliyor, hem yenilikçi hem de karşılaştığım farklı mutfak geleneklerine derinlemesine bağlı yemekler hazırlayabiliyorum.
Akdeniz, Orta Doğu ve Asya lezzetlerini harmanlayan bir mutfak yaklaşımı geliştirdiniz. Hangi unsurları birleştireceğinize nasıl karar veriyorsunuz?
Benim için her şey lezzetle ilgili. Farklı mutfaklardan tatları veya teknikleri bir araya getirme fırsatı görürsem, kombinasyonun uyumlu olduğunu hissedene kadar denemeye ve tatmaya devam ediyorum. Bu mutfakların arkasındaki mirası ve kültürel önemi anlamak çok önemli. Bu, özgünlüklerine saygı duyarken aynı zamanda onları yeniden hayal etmenin yaratıcı yollarını bulmak için temel oluşturur. Bu gelenek ve yenilik dengesi, Akdeniz, Orta Doğu ve Asya mutfak geleneklerinden unsurları harmanlarken kararlarıma rehberlik ediyor.
Estetik ve sürdürülebilirlik yemek yapma tarzınızda nasıl bir rol oynuyor?
Almanya'da “göz her zaman seninle yer” anlamına gelen bir deyiş vardır, yani bir yemeğin görsel çekiciliği bazen ilk lokmadan daha güçlü bir ilk izlenim bırakabilir. Yiyeceklerin fotoğraflanmasının ikinci doğa haline geldiği günümüz dünyasında, görsel olarak çarpıcı yemekler yaratmak çok önemli. Aynı zamanda, sürdürülebilirlik hepimizin paylaştığı bir sorumluluktur. Bu, kullandığımız kaynaklara ve bunların çevreyi nasıl etkilediğine dikkat etmekle ilgilidir. Herb Garden Salatamız buna mükemmel bir örnek teşkil ediyor. Sadece otelimizdeki bahçemiz ‘Herb Garden’’da taze olarak yetiştirilen sebze ve yeşillikleri kullanıyoruz. Ürünlerin canlı renkleri ve tazeliği, yemeğin sürdürülebilir olduğu kadar güzel olmasını da sağlıyor ve bu iki ilkenin uyum içinde çalışmasının gerçek bir yansıması haline geliyor.
Sürdürülebilirlik, özellikle yerel malzemelere odaklanmak ve atıkları en aza indirmek gibi çalışmalarınızda kilit bir ilke gibi görünüyor. Bu değerleri The Peninsula Istanbul'daki mutfağınıza nasıl entegre ediyorsunuz?
Eğitim çok önemli. Ekibimize pişirme sırasında gereksiz atıkları nasıl en aza indireceklerini ve artıkları ve kabukları yeniden kullanmanın yaratıcı yollarının nasıl bulunabileceğini öğretmeye özen gösteriyorum, böylece bir malzemenin her parçasının tam potansiyeliyle kullanılmasını önemsiyorum. The Peninsula Istanbul'da atıkların ayrıştırılmasına öncelik veriyor ve biyolojik olarak parçalanabilen tüm atıkların mümkün olduğunca kompostlanmasını sağlıyoruz. Bu, besin maddelerini toprağa geri döndürmemizi ve kaynakları en sürdürülebilir şekilde kullanmamızı sağlıyor. Bu uygulamaları yerel malzemeleri tedarik etme odağıyla birleştirerek, yalnızca çevresel etkimizi azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda bölgesel ürünlerin zengin lezzetlerini ve kalitesini de kutlamış oluyoruz.
Kendinize özgü tarzınızı korurken yerel Türk malzemelerini ve mutfak geleneklerini menünüze nasıl dahil etmeyi planlıyorsunuz?
Önceliğim, Türk mutfağının kökenlerini ve özgünlüğünü onurlandırırken, misafirlerin derinliğini ve zenginliğini tam olarak takdir etmelerini sağlayacak şekilde sunmaktır. Amacım Türk yemeklerini yeniden keşfetmek değil, yüksek kaliteli yerel malzemeler ve geleneksel teknikler kullanarak onları en iyi şekilde sergilemek. Yerel üreticilerle yakın çalışarak ve her yemeğin arkasındaki mirası anlayarak, Türk mutfağının özgünlüğünün bozulmamasını sağlamayı amaçlıyorum. Benim rolüm bu lezzetleri ve gelenekleri güçlendirmek, onları düşünceli ve zarif bir şekilde sunarken farklı bir kitlede yankı uyandırmalarını sağlamak. Bu yaklaşım, Türk mutfak mirasını kutlamama ve bunu The Peninsula Istanbul'daki yemek deneyimine sorunsuz bir şekilde entegre etmeme olanak tanıyor.
The Peninsula Istanbul'daki yemek deneyimi için vizyonunuz nedir ve misafirlerinizin, tabaklarınızın tadını çıkarırken nasıl hissetmelerini istersiniz?
Misafirlerimizin yemeklerini her detayın önemli olduğu eksiksiz bir deneyim olarak yaşamalarını istiyorum. Fırınımızda taze olarak hazırlanan ekmek sepetinden servis edilen her yemeğe kadar her şey özenli ve tatmin edici hissettirecek şekilde tasarlandı. Ana restoranımız olan The Lobby, hem uluslararası otel misafirlerimize hem de yerel müşterilere hitap eden uluslararası yemekler sunuyor. Burası, gezginlerin varışlarından kısa bir süre sonra kendilerini evlerinde hissedebilecekleri ve yerel halkın terasta rahat bir öğle veya akşam yemeğinin tadını çıkarabilecekleri bir alan. Tek bir mutfak türüne odaklanmak yerine, her tabağın kendi başına öne çıkmasını ve kalıcı bir izlenim bırakmasını sağlayarak her yemeği olabileceğinin en iyisi haline getirmeyi hedefliyoruz.
Kişisel yemek pişirme tarzınızı birkaç kelimeyle nasıl tanımlarsınız?
Klasik ve iyi bir yemeğin temel unsurlarına odaklanan bir tarz. Tabaktaki her bileşen bir amaca hizmet etmeli ve yemeğin geneline katkıda bulunmalıdır. Süslemeler veya yenilebilir çiçekler gibi trendlerin ilgimi çektiğini söyleyemem. Benim için önemli olan lezzet, denge ve özgünlük.
Yeni bir yemek geliştirirken, yaratıcı süreciniz nedir?
Her şey araştırmayla ve bir yemeğin mirasını ve kökenlerini anlamakla başlıyor. Yemeğin tarihini araştırıyorum; ilk kimler tarafından yaratıldığını, geleneksel olarak nasıl hazırlandığını ve günümüzde en iyi örneklerini nelerin belirlediğini. Bu temel, yemeğin özgünlüğünü takdir etmeme yardımcı oluyor ve köklerine bağlı kalmamı sağlıyor.