GÜLSEREN ÜST POLAT
Pandemi günlerinden hatırlayanlar olacaktır mutlaka. Bu Gidiş Gidiş Değil, aslında Cem Davran’ın sosyal medya paylaşımlarından aşina olduğumuz bir not. Kendi deyimiyle bir sayıklama... Ardından o sayıklama bir yazıya dönüyor ve sonrasında da bir kitaba… Palyaço’nun Günlüğü’nün ardından, İnkılâp Kitapevi etiketiyle okurla buluşan ikinci kitabı Bu Gidiş Gidiş Değil’de de o sıcak ve samimi üslubuyla karşılıyor bizleri Cem Davran. “Oyun gibi geliyor yaşadıklarım, yaşandığını gördüklerim” diyor ve bir nevi kitabında da yaşadıklarını, gördüklerini akıtıyor satırlara. Kimi zaman olduğu gibi, kimi zaman kurgulayarak… Ama tamamen gerçek olarak!..
“Bu Gidiş Gidiş Değil artık okurlara, kitapseverlere emanet. Umarım düşünen, okuyan, sorgulayan bir toplum olma hayalimize katkısı olur” diyor Cem Davran söyleşimizde ayrıca tiyatroya, oyunculuğa dair söyleyecekleri de var tabii…
“Bu gidiş gidiş değil” sosyal medya takipçilerinizin karantina günlerindeki paylaşımlarınızdan aşina olduğu bir not… O dönem mi başlamıştınız bu kitabı yazmaya diyeceğim ama arada Palyaço’nun Günlüğü var. En iyisi sizden dinleyelim bu hikayeyi…
Doğru, ‘Bu Gidiş Gidiş Değil’ karantina günlerinden kalma bir sayıklama, sonra o sayıklama bir yazıya dönüştü ve yazının başlığı ikinci kitabımın adı oldu. Aslında her iki kitap da çoğunlukla Kafa Dergisi için yazdıklarımın, deneme diye tanımlanabilecek notlarımın, tanıklık ettiğim hikâyelerin belli bir kurguyla bütünsel bir anlatıma dönüşmüş hali. Kitap yazmaya karar vermek gibi bir ses beynimde hiç yankılanmadı, sadece yazdım, epeyce yazdım, devam da ediyorum. Bu Gidiş Gidiş Değil adıyla, yazdıklarımın bir bölümü artık tek başına hayata karışan bir şahsiyet. Kitabın son yazısı ‘Altmış Yıllık Çocuk’tur mesela ve bu tesadüf değildir. Son sayfalarda hem hayatta hem kitapta bir şeyler biter, yeni şeyler başlar.
Bu Gidiş Gidiş Değil’de de ilk kitaptaki o havayı alıyoruz. Sizde yer eden hikayeler üzerinden geçmişe gidiyoruz, bugünlere dönüyoruz. Toplumdaki, ülkedeki değişimi izliyoruz satırlarda. Bu yönüyle bir devam kitabı diyebilir miyiz?
Devam kitabı mı bilmiyorum, belki de öyledir, yazma biçiminin devam ettiğini söyleyebiliriz. Hani hayattan damıttıklarım diye beylik bir söyleyiş vardır ya, bende artık damıtmayı çoktan geçti mesele. Kendi yöntemimle gerçekleri yazıyorum, geçmişi, bugünü, geleceği, değişimleri ve sanki özel bir yemin etmiş gibi ille de yanlış bilinenleri. Tabii bunların hepsi okuyanının ayıklamasına, satır aralarını merak etmesine muhtaç.
Kitapta bir kronoloji yok. Belli ki yazarken de içinizden geldiği gibi yazmışsınız. Bu satırlar ne zamandan beri dökülüyor kağıda?
Aslında bana göre bir kronoloji var ama çok önemsediğim bir şey değil bu hatta masa üstüm gibi dağınık olmasını tercih ederim. Senelerdir yazıyorum, elbette içimden geldiği gibi. Bazen apaçık, en basit haliyle bazen de saklambaç oynar gibi. Zaman zaman yazıklarımın arasına bir şeyler saklamayı, küçük tüyolarla keşfedilmesini sağlamayı seviyorum.
Veda denilebilir yaptığıma
Okurla kendi anılarınız, hatıralarınızı paylaşıyorsunuz. Gazeteci olarak değil aynı zamanda okur olarak da şunu söyleyebilirim: Bu tarz kitaplarda samimiyet, açıklık hissetmeli okur. Duygu geçebilmeli o satırlardan. Aksi durumda açıkçası çok da keyifli bir kitap çıkmıyor ortaya. Sizin kitabınızda o samimiyet gerçekten hissediliyor. Nasıl başardınız bu lezzeti, duyguyu vermeyi?
Çok teşekkür ederim, bu yorum beni mutlu eder. Açık söyleyeyim, sadece hatıralar yazmış olmak keyfimi kaçırır. Kurgusal anlatımlar, hayatın akışında karşılaşmamış, zamanları birleştirip tanıştırdığım karakterler ve olaylar da var yazdıklarım içinde. Aslolan hepsinin gerçekliği. Bazen çocukluktan tanıdığım biriyle altmış yaşında karşılaştığım biri öyle güzel sohbet ediyor ki beynimde, hemen onları aynı sofraya oturtuyorum yazarken. Anılar da var ama sadece anı kitabı değil, lezzet bu kanaldan hissediliyor bence.
“Herkes geçmişe dönmek ister, ben istemem.” Kitabı okurken dikkat ettiğim cümlelerinizden biri. Ama bir yandan da geçmişin izleri var hikayelerinizde. Bu bir özlem değilse nedir tam olarak? Geçmiş, bugün ve gelecek kavramları ne ifade ediyor sizin için?
İşin aslı yazdığını anlatmaya çalışmak intihar gibi bir şey, tıpkı bir aktörün oynadığını anlatması gibi. Kitaptaki her satırda her tekil şahıs ben değilim. Elbette bu bir roman değil ama bana göre bir romana yolculuk. Geçmişe dönme hissinin, özlemenin anıları paylaşmakla doğrudan ilgisi var. İlla bir sebep gerekiyorsa veda denilebilir benim yaptığıma. Evet, geçmişle vedalaşmalı hem de bütün köşeleriyle. Bugün ve gelecek ise heyecan verici, oyun oynama dürtümü canlandıran olgular, geçmiş öyle değil; bu yüzden dönmek istemem.
Geçmişe dair ‘an’ları, anıları, ailenizi bu kitapta paylaşmak ve paylaşırken de aslında size hissettirdikleriyle birlikte tüm açıklığıyla paylaşmak nasıl hissettirdi size?
Dediğim gibi, veda etmek bu. İnsana çok yakışan bir kelime veda, biraz hüzünlü ama çok yakışıklı bir anlamı var. İlk kitabım Palyaço’nun Günlüğü’nde on iki yaşımdan itibaren yazdıklarımı, günlüğümü, açık seçik özelimi paylaştım. Hissettirdiği bu, veda etmek, daha net anlatabilecek bir kelime yok.

Oyun gibi geliyor yaşadıklarım
“Biz Aşağıda İmzası Olanlar” oyununu anlattığınız bölümün sonunda herkesin hayat treninde kendine seçtiği rol olduğunu söylüyorsunuz. Siz, kendi yolculuğunuzda seçtiğiniz rolden ve sizi getirdiği yerden memnun musunuz? İmkanınız olsa başka bir rol seçer miydiniz ya da senaryoda kendi rolünüz üzerinde bazı değişiklikler mesela…
Ben hikâyesini ve o hikâyedeki rolünü sevenlerdenim. Bir arabam varsa o araba dünyanın en güzel arabasıdır benim için, ne yaşadım ve neyim olduysa onları çok sevdim, üzüntüleri, sevinçleri en çok da başarısızlıkları. İncik boncuk bir mutluluk oyunu değil bu. Korkuları mesela, sever misiniz bilmem, ben sevdim. Derslerde oyunculuk öğrencilerine bunu sürekli söylüyorum, hikâyenizi sevin ama sahiden sevin. Başka bir rol istemezdim anlayacağınız.
“Roman kahramanı gibi yaşamayı hep çok sevdim…” diye bir cümleniz var. Biraz açar mısınız, nasıl bir yaşamdan söz ediyoruz burada?
Anlattığım her şey bu cümlenin işareti sanki. Çocukça olduğunu biliyor ve bu duyguyu çok seviyorum. Oyun gibi geliyor yaşadıklarım, yaşandığını gördüklerim. Biraz Shakespeare anlatımı gibi, bütün dünya bir oyun sahnesi. Başıma gelen iyi kötü ne varsa, bir romanın içindeymiş gibi hissetmek bana iyi geliyor, oyun kurmak beni iyileştiriyor, mutlu ediyor. Böyle bir şey işte…
Yeni hikayeler, anılar gelecek mi bir kitap olarak? Ya da tarz olarak bir roman düşünür müsünüz mesela?
Başlarda ufacık bahsetmiştim, romana yolculuk diye, kim bilir bir gün belki de. Yazmaya devam ediyorum. Kafa Dergisi sayesinde tatlı bir disiplinim de oluştu ama önü sonu ben bir aktörüm, ömrümü böyle donattım. Şimdi bu yolculuktan kaç kitap daha çıkar, nasıl çıkar bilemiyorum. Tek bildiğim, insanın kitabının olması muhteşem bir şey. Yazılı olanın büyüsüne inanırım. Serbest yazmaya, kurgular yapmaya, hatıralar arasında dolaşmaya devam edeceğim. Anlatacak çok şeyim olması heyecan veriyor bana. Palyaço’nun Günlüğü ve Bu Gidiş Gidiş Değil’e zamanla yeni kardeşler gelecek tabii.
Devlet ve Şehir Tiyatrolarının görkemli prodüksiyonlar dışında en önemli görevlerinin tiyatro sanatını ve oyunculuk mesleğini geliştirmek olduğunu yazmışsınız. Bugün çok büyük prodüksiyonlar var tiyatro sahnesinde. Bilet bulmanın güç olduğu oyunlar… İzleyici ilgisi çok fazla. Peki dediğiniz nokta eksik mi sizce?
Öyle uzun bir konu ki, usul usul anlatmaya çalışayım. Hatırladığım her “an”ın tiyatro dolu olduğunu söylememe gerek yok, özellikle Darülbedayi doğup büyüdüğüm yer, varlığımın temeli. Ne yaparsam, ne yazar, ne söylersem bir köşesinde hatta başköşesinde tiyatro olmaması mümkün değil. Ödenekli tiyatrolar konusunda yazdıklarım kesinlikle evrensel ve doğru şeyler. Tiyatro sanatını, onun ayrılmaz parçası olan oyunculuk mesleğini geliştirmek, üretken bir laboratuvar özelliği taşımak bu kurumların asal görevlerinden. Son yıllarda ticaretin el attığı görkemli gibi görünen prodüksiyonların ya da bilet bulmanın zor olduğu popüler oyunların muhalifi değilim ama teknik olarak onların ülke ya da dünya tiyatrosuna bir katkısı olduğunu düşünmüyorum. Özellikle teknik olarak dedim çünkü sıradan insanın kafasını karıştıracak kadar teknik bir konu bu. İzleyici ilgisi şöyle saptanır, kaç milyonluk ülkede kaç kişi tiyatroya gidiyor? Ödenekli tiyatroların temel görevlerinden uzakta olduğunu görebiliyorum, sadece Şehir Tiyatrosu yani Darülbedayi diğerlerinden biraz daha iyi durumda şu sıralar. Özel tiyatro bambaşka parametreleri olan bir konu hatta neredeyse böyle bir konu yok diyebilirim. Her şey birbirine bağlı bir toplumda, ülkede. Yönetenleri en son hangi sanat faaliyetinde gördük? Hangi klasik oyunu izlediler de üstüne iki anlamlı cümle ettiler? Dedim ya çok uzun konu. Kültür sanat politikasından girip, toplumda ihtiyaç yaratmaya kadar gideriz, arada sanat bir topluma ne katar muhabbetine uğrarız. Liyakat durağında da mutlaka mola veririz. Zor konu, buraları yitireli çok oldu.
Yeni projeler yolda
İyi bir oyuncu her yerde oyuncudur muhakkak ki ama eskiden tiyatro oyuncusu biraz daha ayrılırdı sanki. Bugün hem beyazperdede hem tiyatroda hem dizilerde aynı yüzleri görüyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz peki?
Oyunculuğun temel olarak içeriği, tekniği değişti, gelişti elbette. Stanislavski metodu dahi yepyeni yaklaşımlarla başkalaştı yahut evrim geçirdi. Özellikle ülkemizde oyunculuk eğitimi çoğunlukla ünlü olmak, çok para kazanmak dürtüsünün baskısı altında. Sesli çekimlerin başlaması zaten doğal bir ayıklanmaya sebep olmuştu, bir dönemin sinema yıldızları için tatsız sonuçları oldu bunun. Tiyatro klasik özellikleriyle hep var oldu ama sinema, televizyon gibi alanların kapısı ardına kadar açık. İnternet çağı hızla yeni oyunculuk alanları açtı. Bunların hepsinde her an bir şeyleri oynayabilmeye hazır, düşünce ve duygu dünyası, temel oyunculuk disiplini eksik oyunculuklar dolanmaya başladı. Daha çok pratik zekâyla kotarılan bu sunumları dönemin alıcıları hemen kabul etti. İşin özü, oyunculuk eğitimsiz yapılacak bir şey değil. Bence en önemlisi de kendi kendini eğitmek çünkü okulların çoğunun da yetersiz olduğunu düşünüyorum. Usta çırak eğitimi bana göre hâlâ en sağlıklı öğrenme biçimi. Sorunuza dönecek olursam, evet artık günümüzün gerçeği bu; tiyatro, sinema, dizi fark etmiyor, aynı yüzleri her yerde görebilirsiniz. Bunda herhangi bir olumsuzluk görmüyorum. Sadece daha eğitimli olmanın mesleki devamlılık sağlayacağını, yine her şey değiştiğinde uyum sağlamanın kolay olacağını söylüyorum. Aksi halde, zaten herkes oyunculuk yapabilir, oyuncular bile.
Tiyatro ya da ekranlarda yeni projeler var mı peki?
Tiyatro, sinema, televizyon; üçünde de yeni projeler var. Tam kafa patlatma, hiç ses çıkarmadan çalışma dönemindeyim.