Başkahraman Matt Remick, 22 yıldır çalıştığı stüdyoda sanat filmlerine duyduğu hayranlıkla yükselmeyi uman biri. Patronu ve mentoru Patty kovulunca, yerine geçme ihtimali doğuyor. Ancak CEO Griffin Mill, baktığınızda gözbebeği yerine dolar işareti görebileceğiniz tiplerden. Matt’e “Sanatsal saçmalıklarla ilgilendiğini duydum” diyerek onu test ediyor ve Matt de kâr odaklı olacağına onu ikna ediyor. İlk görevi ise: Kool-Aid logosundaki adamı milyar dolarlık bir sinema evrenine dönüştürmek. Sanata inanan biri için kabus gibi bir başlangıç.
Henüz Variety’ye verdiği röportajda ne kadar sanat filmlerine yakın hissettiğini anlatmışken, ertesi gün bu projeyle gündeme gelmesi onu gülünç duruma düşürüyor. Matt tam da bu çelişkinin ortasında, hem prestij hem gişe hayaliyle Martin Scorsese ile görüşüyor.Çünkü ona göre Kool-Aid’in Barbie kadar büyük olması için arkasında büyük bir yönetmen şart. Ama Scorsese’nin aklında içinde Kool-Aid geçen bambaşka bir senaryo var.
Kool-Aid seçimi kesinlikle tesadüf değil. Bir yandan 80’ler-90’lar Amerikasının ucuz, renkli çocukluk hatırası; diğer yandan 1978’deki Jonestown katliamı sayesinde tarikatler,kitlesel intihar ve kör inanç ile anılan karanlık bir sembol. The Studio, bu zıtlık üzerinden Hollywood’un hem geçmişle hesaplaşmaktan kaçınma refleksini hem de her şeyi pazarlanabilir hale getirme iştahına zekice bir gönderme yapıyor.
Matt, yardımcıları Sal, Quinn ve Maya’yla bu absürt projeyi yürütmeye çalışırken, hem stüdyoyu ayakta tutmaya hem de inandığı şeylere tutunmaya uğraşıyor. Dizide Martin Scorsese, Olivia Wilde, Ron Howard, Charlize Theron ve Anthony Mackie gibi isimler kendilerini oynarken; Bryan Cranston CEO Griffin Mill olarak, Catherine O’Hara ise Patty rolünde karşımıza çıkıyor. Seth Rogen başrolün yanında Evan Goldberg’le birlikte dizinin yaratıcısı. Ike Barinholtz, Kathryn Hahn ve Chase Sui Wonders da harika performanslarıyla ekipte yer alıyor.
The Studio, daha ilk bölümden Hollywood’un içten içe ne kadar çelişkili ve absürt bir yapı olduğunu mizahla açığa çıkarıyor. Kool-Aid gibi bir markadan Oscar adayı film çıkarma çabası, yaratıcılık ve ticari beklentiler arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. En ironik anlardan biri, Scorsese’nin yazdığı güçlü bir senaryonun sadece “engel olmaması için” satın alınıp rafa kaldırılması. Dizi, Matt’in sıkışmışlığı üzerinden sinemaya duyulan o eski aşkın bugünkü halini sorgularken, hem gülümsetiyor, hem de bu acı tabloyu yüzeye çıkarıyor.