Açılışta bir radyo anonsu duyuluyor. Spiker, yılın en önemli etkinliği olan Lale Festivali’nden söz ediyor. Baharın gelişiyle birlikte kasaba rengarenk lalelerle açarken, dışarıdan gelecek ziyaretçilere karşı şöyle uyarıyor: “Lale festivaline dışarıdan gelenler yüzünden sinir bozucu bir dönem başlayabilir.”
Holland, Michigan… Geleneksel değerlerle şekillenmiş, Protestan ve muhafazakar yapısıyla tipik bir Amerikan taşra kasabası. Herkesin birbirini tanıdığı, pazarları kilisede selamladığı, porselen biblolu vitrinleri, yel değirmeni ve lale bahçeleriyle adeta kartpostaldan çıkmış gibi duran bir yer.
Hikaye, ana karakteri Nancy’nin gözünden anlatılıyor. “Holland’a taşınmadan önce korkuyordum, kafam karışıktı, kimseye güvenemiyordum. Burası dünyadaki en güzel yer, gerçek olamayacak kadar güzel,” diyor. Nancy kasabaya göz doktoru eşi Fred sayesinde yerleşmiş. Yarı zamanlı ev ekonomisi öğretmeni olarak çalışıyor, bir yandan da tatlı oğulları Harry’yi büyütüp evini çekip çevirmekten keyif alıyor. Her şey belli bir düzende, huzurlu ve dışarıdan bakıldığında kusursuz görünüyor.
Ta ki bir gün, inci küpelerinden birinin kaybolduğunu fark edene kadar. Önce evdeki bakıcıdan şüpheleniyor, bulamıyor. O an, o sakin hayatın altındaki çatlaklar belirginleşmeye başlıyor. Dantel bonesi ve inci küpesi bu toplumdaki yerinin, o "iyi eş, iyi anne" rolünün sembolleri çünkü. Ve şimdi o sembollerden biri eksik.
Küpesini ararken Fred’in eşyaları arasında bir kutu Polaroid film buluyor. Oysa evde böyle bir makine yok. Merakı büyüyor. Nancy, kocasının sadakatinden şüphe etmeye başlıyor. İçini kemiren sessizlik, yerini büyüyen bir paranoyaya bırakıyor. Fred ona yalan mı söylüyor? Yoksa… daha da kötüsü mü var?
Tam da bu noktada, okuldan meslektaşı ve sırdaşı olan Dave devreye giriyor. İkili birlikte amatör bir dedektiflik sürecine giriyor. Dave, kasabanın beyaz ve muhafazakar yapısı içinde göze çarpan bir yabancı; Meksikalı bir göçmen. Nancy’ye karşı duyguları var ama bu, filmde gerektiği derinlikte işlenmiyor.
Kırılganlık ve içten güç
Küçük bir kasabanın büyük bir sırrı olması ya da temiz görünen banliyölerin karanlık yüzünü göstermek sinemada yeni değil. Bu alanın ustası David Lynch’in Blue Velvet’teki Lumberton’ı ya da Twin Peaks’i, Coen Kardeşler’in Fargo’su hemen akla geliyor. Stepford Wives, The Others ve Birth gibi filmleri hatırlatan bu atmosferde, Nancy başlangıçta klasik bir banliyö kadını gibi görünüyor. Ama kısa sürede kendini, adım adım bir paranoya sarmalının içinde buluyor.
Filmin yönetmen koltuğunda, Fresh ile adını duyuran Mimi Cave var. Nicole Kidman da 2017’de verdiği sözü tutarak, bu filmle birlikte son sekiz yılda 19 kadın yönetmenle çalışmış oluyor. Senaryo, Manhunt dizisinin yaratıcısı Andrew Sodroski’ye ait. 2013’te Black List’te yılın “çekilmemiş en iyi senaryosu” seçilen bu hikaye, yıllar sonra beyaz perdeye taşınmış. Filmin görsel dünyası ise çok daha güçlü: Görüntü yönetmenliğini Midsommar ve Hereditary'den tanıdığımız Pawel Pogorzelski üstleniyor. Nancy’nin kocasının bodrumda kurduğu minyatür kasaba, bastırılmış arzuların maketten bir metaforu gibi duruyor.
Oyunculuklar ise filmin en güçlü tarafı. Nicole Kidman, kırılganlığı ve içten gücü bir arada taşıyan performansıyla hikayeyi sırtlıyor. Matthew Macfadyen’i Succession sonrası yeniden ekranda görmek keyifli. Çocuk oyuncu Jude Hill, dikkat çekici bir oyunculuk sergiliyor. The Motorcycle Diaries, Y Tu Mamá También gibi müthiş filmlerden sonra Gael García Bernal ise bu yapımda potansiyelini tam olarak kullanamıyor.
Holland, huzurlu görünen bir dünyanın altındaki gerilimi hissettirmeyi başarıyor. Nicole Kidman’ı böyle tuhaf ve kırılgan bir dünyanın içinde izlemek isteyenler için Prime Video’da yayında.