Dört Yapraklı Yonca’nın Avrupai yıldızı, örnek alınacak bir zarafet timsali, tarzıyla ekol yaratan ikonik bir figür… Yeşilçam’ın ölümsüz ismi Filiz Akın, geçen hafta hayata gözlerini yumdu. Ardından 100’ün üzerinde film, milyonlarca hayran, son derece başarılı, ışıltılı bir kariyer yolculuğu miras bırakarak…
Gerçek adı Suna Akın olan sanatçı, 2 Ocak 1943’te Ankara’da doğdu. Ankara Koleji’nden mezun olduktan sonra, arkeoloji alanında eğitimine başladı. Sinemaya adım atışı 1962 yılında arkadaş baskısıyla katıldığı ‘Artist’ dergisinin açtığı yarışmayı kazanmasıyla gerçekleşti. Aynı yıl, Memduh Ün’ün ısrarlı tavırları sonucu oynamayı kabul ettiği Akasyalar Açarken filmiyle sinemaya giriş yaptı. Giriş o giriş: Türk sinemasının bütün önemli jönleri ve ünlü yönetmenleriyle dolu bir program sunuldu önüne.
Bir yıldız doğmuştu. Ayhan Işık, Sadri Alışık, Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın, Tarık Akan ve dönemin daha pek çok erkek yıldız oyuncusuyla çalışma imkânı buldu. Özellikle Ediz Hun ve Kartal Tibet ile olan uyumlu ekran birliktelikleriyle izleyicinin hafızasında yer etti.
Romantik filmlerden aksiyon ve casusluk temalı yapımlara kadar geniş bir yelpazede oyunculuk sergileyen Akın, 1964 yılında Kadın Berberi filminin setinde tanıştığı yapımcı ve yönetmen Türker İnanoğlu ile evlendi ve 1965'te oğlu İlker İnanoğlu doğdu. Akın, setlerden uzak kalmadı.
Modern, eğitimli, Avrupai
Yeşilçam’daki klasik Türk kadını rollerinden sıyrılarak modern, eğitimli ve Avrupai kadın profiliyle öne çıktı. Romantik-dramlardan aksiyon ve casusluk filmlerine kadar geniş bir yelpazede rol aldı.
Ankara Ekspresi (1970) ve Cemile (1968) gibi yapımlarda dramatik gücünü ortaya koyarken, Kartallar Yüksek Uçar (1969) ve Yarın Son Gündür (1971) gibi filmlerde güçlü ve mücadeleci kadın karakterlere hayat verdi. Ankara Ekspresi (1970) filmindeki canlandırdığı Hilda rolüyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı.
Ayrıca, Yeşilçam’ın melodram anlayışından uzak, Batılı anlatım tarzına yakın filmlerle anıldı. 1970’lerde çevirdiği Tatlı Dillim (1972) gibi romantik komedilerle izleyiciye farklı bir yönünü gösterirken, Umutsuzlar (1971) filminde dramatik derinliğiyle göz doldurdu. Vurgun (1973) ve Kızım Ayşe (1974) gibi aile dramlarında ise anne figürü olarak etkileyici performanslar sergiledi.
Bircan Usallı Silan’ın kaleme aldığı ‘Dört Yapraklı Yonca: Onların Sihri Neydi?’ kitabının sonunda yer alan Nilüfer Göle imzalı ‘Sosyolog Gözüyle Dört Kadın’ bölümünde Akın’ın duruşunu şöyle anlatır: “Batılılaşma serüveni sırasında çok iyimser olmamıza neden olacak bir duruşu var. Bu sadece yapay Batı’ya benzeme amaçlı değildi. Gerçekten incelmiş, kültür sahibi, kendini sürekli eğitmiş, ince zevkleri, merakları olan, insanlarla ilişkilerinde özenli ve detaycı. Aslında Türkiye’nin batılılaşma serüveni bakımından doğru bir tipleme, doğru bir örnek oldu.”
Yeşilçam’a veda
1974'te İnanoğlu’ndan boşanan Akın, Babaların Babası filmiyle 1975 yılında sinemaya veda etti. Yeşilçam sinemasında aktif çalıştığı 13 yılda tam 116 filme imza attı. Peki Yeşilçam’ı neden terk etti? Sinemayı bir aşk ilişkisine benzeten Filiz Akın, dönemdeki karışık ortam ve önerilen rolleri kendine uygun görmemesinin ardından spotlar altındaki kariyerinden ‘ayrılmak istedi’. Ancak hayatın acı gerçekleri de yakasını bırakmadı, çalışmak zorundaydı. Bu kez adres sahnelerdi; daha önce birçok filmde şarkı söylerken görülen Akın, bu kez rol icabı değil, gerçek anlamda sahneye çıktı. Kasım 1975’te başlayan ve Mayıs 1981’de sona eren bu dönemde, İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere birçok şehirdeki gazinolarda ve fuarlarda assolist olarak sahne aldı; Zeki Müren, Bülent Ersoy ve Ferdi Tayfur gibi dönemin ünlü sanatçılarıyla aynı sahneyi paylaştı.
Ancak sahnelerde yıldızın çok olmak istediği bir adres değildi. 1979 yılında İzmir Fuarı’nda assolist olarak sahneye çıktıktan sonra, İzmir Efes Oteli’ne giriş yaparken bir saldırgan tarafından bacağından bıçaklandı. Kısa sürede yakalanan saldırgan Zahib Hiçyılmaz, savcılığa verdiği ilk ifadede Filiz Akın’a âşık olduğunu ancak onun ilgisini kazanamadığı için saldırıyı gerçekleştirdiğini belirtti. Ancak daha sonra ifadesini değiştirerek, mafya lideri Mehmet Nabi İnciler’in kendisini azmettirdiğini iddia etti. Filiz Akın, saldırıyı hafif bir yarayla atlatmasına rağmen, aynı gece yaralı halde sahneye çıkarak hem mücadeleci tavrını hem de seyircisine olan saygısını yeniden gösterdi.
Paris dönemi
1982 yılında yıldızı Işıklar Şehri çağırdı yıldızı: Leon Bubi Rubinstein ile evlenip Paris'e yerleşti. Yedi yıl sonra Türkiye’ye dönerek, Geçmiş Zaman Mimozaları adlı dizide başrolü üstlendi. Bu dönemde özel hayatında da değişimler oldu: 1993’de Rubinstein’dan ayrılan Akın, 1994 yılında dönemin MİT müsteşarı, diplomat Sönmez Köksal ile evlendi.
Şubat 1998'te Sönmez Köksal'ın Paris Büyükelçisi olarak atanmasıyla birlikte, Filiz Akın resmen sefire oldu; dört yıl boyunca Paris'teki sefaret görevini üstlendi. Bu dönemde, Türkiye'yi tanıtmak amacıyla La Fayette'deki Türk-Osmanlı ürünleri standı, Bagatelle Bahçeleri'ndeki Lale Parkı ve Türk ressamları sergisi gibi etkinliklerde gösterdiği çaba ve özveriyle kültür elçisi kimliği kazandı. Zarafeti ve kültürüyle Fransızları etkileyen Filiz Akın, Paris'teki görevinde Türk kültürünün önemli bir temsilcisi oldu.
2000’li yıllarda hayatı onu farklı bir yol ayrımına getirdi: Gırtlak kanseri teşhisi konuldu ve zorlu bir tedavi sürecine girdi. Ancak büyük bir azim ve kararlılıkla hastalığını yendi. Bu dönemde yaşadığı deneyimleri Hayata Merhaba adlı kitabında kaleme aldı. Röportajlarında sık sık bu mücadeleyi şu sözlerle anlatıyordu: “Kanser bana yaşamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğretti. Artık her anı daha bilinçli ve sevgiyle yaşıyorum.”
Filiz Akın, sadece bu kitabıyla değil, aynı zamanda sağlıklı yaşam, zarafet ve sanat üzerine yazdığı diğer kitaplarla da adından söz ettirdi. Bugüne kadar Hayata Merhaba, Filiz Akın ile Güzellik, Zarafet ve İletişim, Lezzete Merhaba ve Güzelliklere Merhaba adlı dört kitap yazdı. Kitaplarında hem yaşam tecrübelerini paylaştı hem de sağlık ve güzellik konularında kendi önerilerini sundu.
Geçen hafta hayata gözlerini yuman yıldız, sadece bir sinema oyuncusu değil, aynı zamanda zarafeti, nezaketi ve duruşuyla Türk toplumunda bir stil ikonuydu. Sanat hayatı boyunca skandallardan uzak, saygın bir duruş sergileyerek, birçok genç oyuncuya da örnek oldu.
İSTDergi’den Zeynep Gürbüz’e geçen yıl verdiği son söyleşisinde hayatını şöyle özetliyor: “Tam hayal kurulacak yaşta çok parlak bir yaşamın içinde buldum kendimi… Oralarda besledim ruhumu. Hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Hayatımda seçimlerim bana büyük şeyler kazandırdı. Ben yaşamımla, seçtiklerimle, keşkelerimle buradayım… Bu hâlimle, bu birikmişliğimle bu kadar sevilip sayılmak çok hoş bir duygu. Büyük bir ödül… Bedelleri vardır fakat aldığımız karşılığın çok büyük olduğuna inanıyorum. Filmlerimiz oynuyor, televizyonda aynı derecede sevgiyle karşılanıyor. Daha ne isteyebilir ki bir insan!”